KIŞIN İKİ KATINA ÇIKAN YOLCULUK
Kışın İki Katına Çıkan Yolculuk
1970 yılının Şubatında, yani dinlenme tatilinde Akçadağ İlköğretim Okulundan Malatya’ya geldim. Şehit Kemal Özalper Endüstri Meslek Lisesinde elektrik bölümü öğrencisi olan ilkokul arkadaşım Mahmut Yalçın ve bizden iki devre önce ilkokulu bitirmiş olan Nevzat Erhan ile dinlenme tatili nedeniyle köye gitmek üzere birlikte yola çıktık.
Trenle Hekimhan’a geldiğimizde öğlen sıralarıydı. Yirmi kilometre uzaklıkta bulunan köyümüzün yolunda araç çalışmıyor, yaya gitmemiz gerekiyordu. “Nasıl olsa akşama kadar köye varırız” düşüncesi ile yola koyulduk. Kış oldukça sert geçiyordu ve çok kar yağmıştı. Deveboynu denen yerden Orta Bağa, Aybasan Düzüne çıktık. Savruntu yolu kapatmış, iz belli değildi. Haçça Hatının bahçesinin yanında bulunan çeşmeden su içtik, biraz da oturup dinlendik. Sonra yılan gibi kıvırarak giden Bağırsak Derisinde de yol iz yoktu ve yürüdüğümüz yerlerde kar kalın tabaka olmuş ve serleşmiş, su karın altından akıyordu.
Salıcık çayına ulaştığımızda ayakkabı ve çoraplarımızı çıkararak dereyi geçtik, ondan sonra yeniden giydik. Karaçalılık denen düzlüğü geçerek İğdir köyü ile Ballıkaya yol ayrımına vardık. Burada Eskiköy denen yerde Kaynarca diye bilinen, beyaz taşların arasından su çıkıyordu. Burada su içtikten sonra Karabayır denen yöreye doğru yolumuza devam ettik.
Zaman oldukça ilerlemiş, gece olmasına karşın karın beyazlığının etkisiyle yolu gayet iyi görebiliyorduk. İğdir köyünün birkaç tarlasının arasından ilerleyip Şaşoğun Düşeği denen yere geldik. Burası oldukça meyilli bir yerdi. Burada bir zamanlar Şaşoğ Mahmut adıyla anılan Mahmut Öztürk’ün eşeği yükü ile yuvarlandığından bu adı vermişler. Şaşoğ denmesinin nedeni de sol gözünün şaşı oluşundan kaynaklanıyordu.
Biraz ileride sola dönünce dimdik yokuş vardı. Buradan Şah İbrahimin Gediğine kadar hep yokuş devam ediyordu. İlerlerken hem yorgunluk hem de açlık duygusunun etkisiyle yavaşlamaya başladık. Meşelerin başını eğerek üzerine oturup dinlendik. Nevzat Erhan annesi Esim bibiye aldığı portakallardan birer tanesini bize uzattı. Portakalları yiyince hem açlığımızı giderdik hem de biraz olsun dinlendik, dizlerimize derman geldi. Biraz daha yukarıya doğru ilerlediğimizde savruntunun etkisi ile bazı yerlerde kısa boylu meşeler görünmez olmuş, bazı yerlerde de kar kalınlığı bir, bir buçuk metreyi bulmuş, hatta iki metreye varan yerler vardı.
Küçük düzlüğe çıkınca aradan kısa bir süre geçmesine karşın havanın şiddetle soğumasının etkisiyle üşümeye ve de yine yorulmaya başladık. Yine meşeleri eğip üzerine oturarak birer portakal daha yedik. Nevzat Erhan’ın Esim bibiye aldığı portakallar bizim için güç kaynağı olmuştu.
Nevzat Erhan, “Şuradan yokuş aşağı Mihayil’e gidelim” dedi. Mahmut ile ben yolun az kaldığını, gediğe çıkmaya bir şey kalmadığını öne sürerek itiraz ettik. Derken Şah İbrahimin Gediğine çıktık. Nevzat Erhan bağırmaya, Mahmut Yalçın ıslık çalmaya başladı. Ben ise kurtulduğumuzu düşünerek gülmeye başladım.
Saat 22.00’yi geçmişti, çok geçmeden köyümüzün batı yanında bulunan Çaşırlık dediğimiz yerden ışıklar bizden yana gelmeye başladı. Demek ki sesleri duyan olmuştu. Biz de Ecedamı’ndan Ekmekyemez’e doğru direk olarak koşmaya başladık. Havanın soğumuş olması nedeniyle kar kabuk bağlamış, batmıyorduk. Yola falan da aldırdığımız yoktu, dümdüz Ekmekyemez’e vardık. İlk karşılaştığım Encümen adıyla tanınan Hüseyin Yılmaz oldu. “Başka kimse var mı?” diye sorunca, arkada Nevzat Erhan ve Mahmut Yalçın olduğunu söyledim. “Bizi korkuttunuz, haydin gidelim” dedi. Köye doğru ilerlerken Başöğün Süleyman (Öztürk), az ileride Başöğün Mahmut (Öztürk) ve başka köylülerle karşılaştık. Mahmut amca, “Hoca iyi gelmişsiniz” dedi.
İlkokulu bitirip de Akçadağ İlköğretmen Okulunu kazandığım 1966 yılından itibaren bana “Hoca” diye hitap eden Mahmut amcaya, “Daha okulu yeni kazandım, bitireceğim nereden belli?” dediğimde, “Yok, yok… Sen mutlaka okuyacaksın ve hoca olacaksın” demişti.
Daha pek çok köylümüz Çaşırlık ile Ekmekyemez arasında bir ışık çizgisi oluşturmuştu. Bizi görenler ellerinde ışıklarıyla “çok şükür, başınız bir şey gelmemiş” diyerek herhangi bir felakete uğramadığımıza seviniyorlardı. Onlarla hal hatır ederek, söyleşerek köye döndük ve evlerimize dağıldık.
Diğer mevsimlerde dört, dört buçuk saat süren Ballıkaya ile Hekimhan arasındaki yol, kışın işte böyle iki katına çıkıyordu. Maççoğ Hüseyin adıyla bilinen Hüseyin Güner’in bu güzergâhta donma tehlikesi atlatmıştı. Çelebi Fırat’ın ve eşinin yolculuğu da anılacak başka bir olay…
Bazen, “Nevzat Erhan’ın Esim bibiye aldığı portakallar olmasaydı kim bilir başımıza neler gelebilirdi?” diye düşündüğüm olur. Bazen de “O günler ne günlerdi” diye kendi kendime hayıflanır, duygulanırım.
1970 yılının Şubatında, yani dinlenme tatilinde Akçadağ İlköğretim Okulundan Malatya’ya geldim. Şehit Kemal Özalper Endüstri Meslek Lisesinde elektrik bölümü öğrencisi olan ilkokul arkadaşım Mahmut Yalçın ve bizden iki devre önce ilkokulu bitirmiş olan Nevzat Erhan ile dinlenme tatili nedeniyle köye gitmek üzere birlikte yola çıktık.
Trenle Hekimhan’a geldiğimizde öğlen sıralarıydı. Yirmi kilometre uzaklıkta bulunan köyümüzün yolunda araç çalışmıyor, yaya gitmemiz gerekiyordu. “Nasıl olsa akşama kadar köye varırız” düşüncesi ile yola koyulduk. Kış oldukça sert geçiyordu ve çok kar yağmıştı. Deveboynu denen yerden Orta Bağa, Aybasan Düzüne çıktık. Savruntu yolu kapatmış, iz belli değildi. Haçça Hatının bahçesinin yanında bulunan çeşmeden su içtik, biraz da oturup dinlendik. Sonra yılan gibi kıvırarak giden Bağırsak Derisinde de yol iz yoktu ve yürüdüğümüz yerlerde kar kalın tabaka olmuş ve serleşmiş, su karın altından akıyordu.
Salıcık çayına ulaştığımızda ayakkabı ve çoraplarımızı çıkararak dereyi geçtik, ondan sonra yeniden giydik. Karaçalılık denen düzlüğü geçerek İğdir köyü ile Ballıkaya yol ayrımına vardık. Burada Eskiköy denen yerde Kaynarca diye bilinen, beyaz taşların arasından su çıkıyordu. Burada su içtikten sonra Karabayır denen yöreye doğru yolumuza devam ettik.
Zaman oldukça ilerlemiş, gece olmasına karşın karın beyazlığının etkisiyle yolu gayet iyi görebiliyorduk. İğdir köyünün birkaç tarlasının arasından ilerleyip Şaşoğun Düşeği denen yere geldik. Burası oldukça meyilli bir yerdi. Burada bir zamanlar Şaşoğ Mahmut adıyla anılan Mahmut Öztürk’ün eşeği yükü ile yuvarlandığından bu adı vermişler. Şaşoğ denmesinin nedeni de sol gözünün şaşı oluşundan kaynaklanıyordu.
Biraz ileride sola dönünce dimdik yokuş vardı. Buradan Şah İbrahimin Gediğine kadar hep yokuş devam ediyordu. İlerlerken hem yorgunluk hem de açlık duygusunun etkisiyle yavaşlamaya başladık. Meşelerin başını eğerek üzerine oturup dinlendik. Nevzat Erhan annesi Esim bibiye aldığı portakallardan birer tanesini bize uzattı. Portakalları yiyince hem açlığımızı giderdik hem de biraz olsun dinlendik, dizlerimize derman geldi. Biraz daha yukarıya doğru ilerlediğimizde savruntunun etkisi ile bazı yerlerde kısa boylu meşeler görünmez olmuş, bazı yerlerde de kar kalınlığı bir, bir buçuk metreyi bulmuş, hatta iki metreye varan yerler vardı.
Küçük düzlüğe çıkınca aradan kısa bir süre geçmesine karşın havanın şiddetle soğumasının etkisiyle üşümeye ve de yine yorulmaya başladık. Yine meşeleri eğip üzerine oturarak birer portakal daha yedik. Nevzat Erhan’ın Esim bibiye aldığı portakallar bizim için güç kaynağı olmuştu.
Nevzat Erhan, “Şuradan yokuş aşağı Mihayil’e gidelim” dedi. Mahmut ile ben yolun az kaldığını, gediğe çıkmaya bir şey kalmadığını öne sürerek itiraz ettik. Derken Şah İbrahimin Gediğine çıktık. Nevzat Erhan bağırmaya, Mahmut Yalçın ıslık çalmaya başladı. Ben ise kurtulduğumuzu düşünerek gülmeye başladım.
Saat 22.00’yi geçmişti, çok geçmeden köyümüzün batı yanında bulunan Çaşırlık dediğimiz yerden ışıklar bizden yana gelmeye başladı. Demek ki sesleri duyan olmuştu. Biz de Ecedamı’ndan Ekmekyemez’e doğru direk olarak koşmaya başladık. Havanın soğumuş olması nedeniyle kar kabuk bağlamış, batmıyorduk. Yola falan da aldırdığımız yoktu, dümdüz Ekmekyemez’e vardık. İlk karşılaştığım Encümen adıyla tanınan Hüseyin Yılmaz oldu. “Başka kimse var mı?” diye sorunca, arkada Nevzat Erhan ve Mahmut Yalçın olduğunu söyledim. “Bizi korkuttunuz, haydin gidelim” dedi. Köye doğru ilerlerken Başöğün Süleyman (Öztürk), az ileride Başöğün Mahmut (Öztürk) ve başka köylülerle karşılaştık. Mahmut amca, “Hoca iyi gelmişsiniz” dedi.
İlkokulu bitirip de Akçadağ İlköğretmen Okulunu kazandığım 1966 yılından itibaren bana “Hoca” diye hitap eden Mahmut amcaya, “Daha okulu yeni kazandım, bitireceğim nereden belli?” dediğimde, “Yok, yok… Sen mutlaka okuyacaksın ve hoca olacaksın” demişti.
Daha pek çok köylümüz Çaşırlık ile Ekmekyemez arasında bir ışık çizgisi oluşturmuştu. Bizi görenler ellerinde ışıklarıyla “çok şükür, başınız bir şey gelmemiş” diyerek herhangi bir felakete uğramadığımıza seviniyorlardı. Onlarla hal hatır ederek, söyleşerek köye döndük ve evlerimize dağıldık.
Diğer mevsimlerde dört, dört buçuk saat süren Ballıkaya ile Hekimhan arasındaki yol, kışın işte böyle iki katına çıkıyordu. Maççoğ Hüseyin adıyla bilinen Hüseyin Güner’in bu güzergâhta donma tehlikesi atlatmıştı. Çelebi Fırat’ın ve eşinin yolculuğu da anılacak başka bir olay…
Bazen, “Nevzat Erhan’ın Esim bibiye aldığı portakallar olmasaydı kim bilir başımıza neler gelebilirdi?” diye düşündüğüm olur. Bazen de “O günler ne günlerdi” diye kendi kendime hayıflanır, duygulanırım.
Ballıkaya, 29 Eylül 2026


Süleyman Hocam, o coğrafya nın kaderi çoğumuzun o yollarda benzer maceralarımız var. Aynı şekilde bende yolda kalıp gece olunca iğdir AĞYARDA BİR EVE SIĞINMIŞTIM.
YanıtlaSil